TMMOB Maden Mühendisleri Odası

YAŞAMI SAVUNUYORUZ, ÖZGÜRLÜĞÜ BÜYÜTÜYORUZ

YAŞAMI SAVUNUYORUZ, ÖZGÜRLÜĞÜ BÜYÜTÜYORUZ

Yaşamı Savunuyoruz, Özgürlüğü Büyütüyoruz

 

2026 yılının 8 Mart’ına giderken, uzun yıllardır kadınların ve cinsiyet çeşitliliğine sahip tüm bireylerin haklarına yönelik küresel ölçekte yoğunlaşan bir gerilemeye tanıklık ediyoruz.

 

Türkiye’de ve dünyanın pek çok ülkesinde siyasal iktidarların ve muhafazakâr kesimin kadınların bedensel özerkliklerine, cinsel ve üreme haklarına ve LGBTİ+’ların varoluşuna dönük sistematik müdahaleleri yalnızca hukuki değil, toplumsal ve kültürel bir kuşatma yaratmıştır.

 

Bugün mesele yalnızca ilerleme talep etmek değildir; var olan kazanımları savunmak, özgürlüğü geri çekilmeye zorlayan yapılara karşı kamusal ve politik bir iradeyi büyütmektir.

 

Bedensel Özerklik ve Siyasal Müdahale

Kadınların ve LGBTİ+’ların bedenleri üzerinden söz söyleme hakkı, iktidarın merkezine yerleşmiş durumdadır. Türkiye’de kadınların yaşam tarzlarına ve doğurganlık tercihlerine yönelik baskıcı söylemler, küresel ölçekte yükselen aşırı sağ dalganın bir parçası haline gelmiştir.

 

Ülkemizde de muhafazakarlık ve “ahlak” kisvesi altında yürütülen saldırılar; her alanda yozlaşmanın çığ gibi büyüdüğü, ekonomik krizin altında un ufak edilen, parasız eğitime ulaşamayan toplumun çocuklarının çetelerin girdabında sürüklenirken suça itildiği, aile içi şiddet ve baskının zirve yaptığı ve adaletin sisler ardında bırakıldığı bir zaman diliminde gerçekleştirilmektedir.

 

Toplumsal çürümenin derinleştiği bu koşullarda, kadınların ve çocukların güvenliği sistematik biçimde zayıflatılmaktadır. Kadınların ve cinsiyet çeşitliliğine sahip bireylerin bedenlerine ve haklarına yönelen bu agresif ataerkil politikalar, yalnızca tek bir ülkenin değil, tüm dünyanın karşı karşıya olduğu yapısal bir hak erozyonunun parçasıdır.

 

Kadın Cinayetleri, İstismar ve Çaresizlik

21. Yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakmışken, kadınların yaşam hakkına yönelik erkek şiddeti hala durdurulmamıştır. Türkiye’de ve dünyada kadınlar en çok en yakınlarındaki erkekler tarafından katlediliyor; her yeni gün bir başka kadın cinayeti haberi, sayılara indirgenmiş biçimde manşetlere taşınıyor.

 

“Son 24 saatte 6 kadın öldürüldü.”

“İntihar demeyin demişti: İstismar edilen anne ve kızı ölü bulundu.”

“İstanbul Kocamustafapaşa'da, sokak ortasında bir kadın daha boşanma aşamasında olduğu erkek tarafından katledildi”.

 

Bu manşetler yalnızca birer haber başlığı değildir. Kadınların ve kız çocuklarının yaşamlarının nasıl değersizleştirildiğini, şiddetin, cezasızlığın ve toplumsal kayıtsızlığın nasıl normalleştirildiğini gözler önüne seren karanlık bir tabloyu ortaya koymaktadır.

 

Yasaları ve hukuku tanımayan, denetimden uzak ve cezasızlıkla güçlenen tarikat ve cemaat benzeri yapılanmalarının kadınların ve çocukların yaşam hakkını nasıl tehdit ettiği son yaşanan ihmaller ve mevcut politikalarla örülen korkunç süreçte bir kez daha görüldü. Çocuk yaşta evliliklerin, istismar vakalarının ve kapalı kapılar ardında sürdürülen şiddetin üzerine gidilmediği her durumda, bu yapılar güçlenmekte; kadınların ve çocukların yaşamı her geçen gün daha fazla risk altına girmektedir.

 

Hiçbir inanç, hiçbir yapı ve hiçbir gelenek, kadınların ve çocukların yaşam hakkından üstün değildir.

 

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin yarattığı hukuki ve sembolik boşluk, şiddetle mücadelede ciddi bir kırılma yaratmıştır. “6284 uygulansın” ısrarımız ve çığlıklarımız alanlardan gökyüzüne yükselirken, bu çağrı ne yazık ki adalet mekanizmalarında karşılık bulmamaktadır.

 

Cezasızlık şiddetin zemini,

Sessizlik ise faillerin cesareti olmuştur.

 

Ortadoğu’da ve Savaş Coğrafyalarında Kadın Direnişi

“İran’da kız okulu vuruldu: 160 kız çocuğu öldürüldü.”

Gazze’den İran’a, Afganistan’dan Rojava’daki Kürt kadın hareketine kadar uzanan geniş bir coğrafyada kadınlar, savaşın ve otoriter yönetimlerin en ağır sonuçlarıyla yüz yüze bırakılmaktadır. İran’da kız çocukları okulunun hedef alınması, Afganistan’da kız çocuklarının eğitim hakkının gasp edilmesi, Gazze’de, Rojava’da ve savaşın sürdüğü pek çok bölgede kadınların ve çocukların yaşamlarının sistematik biçimde tehdit altında olması; savaşların en ağır bedelini yine kadınlar ve çocukların ödediğini açık biçimde göstermektedir.

 

Savaş politikaları kadınları yoksullaştırır, yerinden eder, görünmez kılar. Ancak kadınlar, yaşamı yeniden kurmanın, örgütlenmenin ve özgürlüğü savunmanın öncüsü olmuşlardır.

 

Tarih bize şunu da göstermektedir: Savaş coğrafyalarında kadınlar sadece hayatta kalmak için değil, adalet ve özgürlük için de direnir. Kadınlar, savaşın yıkıntıları arasında dayanışmayı büyüten, yaşamı yeniden kuran ve barışı mümkün kılan toplumsal özne haline gelmektedir.

 

Kadınların direnişi yalnızca ulusal değil, evrensel bir özgürlük mücadelesidir.

 

Yoksulluk, Emek ve Görünmeyen Kadınlar

Kadın emeği yüzyıllardır hem patriyarkal düzen hem de kapitalist sistem tarafından görünmez kılınmakta ve değersizleştirilmektedir. Kapitalizm, kadınların emeğini ucuz iş gücü olarak konumlandırırken; patriyarka bu sömürüyü toplumsal roller ve cinsiyet kalıpları üzerinden meşrulaştırmaktadır. Böylece kadınlar hem ev içinde görünmeyen bakım emeğini üstlenmekte hem de çalışma yaşamında daha düşük ücret, güvencesiz çalışma ve sınırlı fırsatlarla karşı karşıya bırakılmaktadır.

 

Kadın yoksulluğu tesadüfi değil; sistematik olarak üretilen bir eşitsizlik biçimidir. Kadınlar kriz dönemlerinde ilk işten çıkarılan, en güvencesiz alanlara itilen ve emeği en kolay değersizleştirilen kesim olmaya devam etmektedir.

 

Biz Maden Mühendisi kadınlar da erkek egemen biçimde örgütlenmiş çalışma alanlarında ve toplumsal yaşamın pek çok alanında benzer eşitsizliklerle karşı karşıyayız. “Erkek işi” olarak tanımlanan sektörlerde çalışan kadınlar olarak, emeğimizin değersizleştirilmesine, ikinci sınıf görülmeye, düşük ücretlerle, şiddet, mobbing ve tacize karşı mücadele etmek zorunda kalıyoruz.

 

Kadınlar yoksulluğa, güvencesizliğe ve görünmezliğe karşı seslerini yükseltmeye devam edecek; eşitlikten ve özgürlükten vazgeçmeyecektir.

 

LGBTİ+’lara Yönelik Sistematik Hedef Gösterme

Özellikle 2025-2026 yıllarında Türkiye’de ve dünyada LGBTİ+ bireyler açık biçimde hedef gösterilmiş, varoluşları kriminalize edilmeye çalışılmıştır. Onur yürüyüşlerinin yasaklanması, nefret söylemlerinin kurumsallaştırılması ve ayrımcı politikalar, insan haklarının evrenselliğine aykırıdır.

 

Kadın özgürlüğü ile Queer özgürlüğü ayrılmaz bir bütündür.

 

Özgürlük, Kimlik ve Eşit Yaşam Mücadelesi

Bizler, yaşamı ve emeğin hakkını savunan tüm kadınlar ve cinsiyet çeşitliliğine sahip bireyler olarak; kimliklerimizin inkâr edilmediği, emeğin görünür olduğu ve bedenlerimizin üzerinde hiçbir iktidarın söz sahibi olmadığı bir dünya için mücadelemizi büyütmeye devam ediyoruz.

 

Bu yalnızca eşitlik talebi değil, yaşamı yeniden kurma çağrısıdır.

 

Şiddetsiz bir toplum

Bedensel özerklik hakkının güvencede olduğu bir yaşam

Ekonomik eşitlik ve bakım emeğinin kamusal sorumluluk haline gelmesi

Savaş politikalarına karşı barışın ve kadınların söz hakkının güçlenmesi

LGBTİ+ haklarının koşulsuz tanınması

 

için sesimizi yükseltiyoruz.

 

“Hareket etmeyenler, zincirlerini fark etmezler.” Rosa Luxemburg

 

8 Mart direnişin sürekliliğidir.

Kadın Cinayetleri Politiktir.

Jin, Jiyan, Azadi.

Yaşasın Madenci Kadınların Dayanışması.

Yaşasın Kadın Dayanışması, Yaşasın 8 Mart Mücadelemiz.

 

 

TMMOB Maden Mühendisleri Odası

Kadın Çalışma Grubu

8 Mart 2026

Okunma Sayısı: 79
Yayın Tarihi: 07.03.2026