TMMOB Maden Mühendisleri Odası

TMMOB MADEN MÜHENDİSLERİ ODASI 50. OLAĞAN GENEL KURUL AÇILIŞ KONUŞMASI

TMMOB MADEN MÜHENDİSLERİ ODASI 50. OLAĞAN GENEL KURUL AÇILIŞ KONUŞMASI
TMMOB MADEN MÜHENDİSLERİ ODASI
50.OLAĞAN GENEL KURUL AÇILIŞ KONUŞMASI

 

Saygıdeğer Konuklar,

Sevgili Meslektaşlarım,

TMMOB Maden Mühendisleri Odası’nın 50. Olağan Genel Kurulu’na hoş geldiniz sefalar getirdiniz.

50.Olağan Genel Kurulumuz’un anlamını bir kez daha vurgulamak istiyorum: Biz burada sadece geride kalan iki yılın değerlendirmesini yapmayacağız. Bu toplantı, geçmişi ele almak için değil; gelecekteki mücadele hattımızı örmek, örgütümüzü güçlendirmek ve meslek alanımız ile halkımız için yol haritası çizmek için bir araya gelmiş bulunuyoruz. Her kararımız, her tartışmamız, her önerimiz önümüzdeki dönemin mücadelesini şekillendirecek bir adım olacaktır. Bu Genel Kurul, geçmişin muhasebesinden öte, geleceğe yönelik kararlı bir örgütlenme ve mücadele platformu olarak tarihimizde yerini alacaktır.

Saygıdeğer Konuklar,

Sevgili Meslektaşlarım,

Son yıllarda dünya ve ülke gündeminde öne çıkan gelişmeler, küresel kapitalist sistemin yalnızca dönemsel bir ekonomik daralma değil; yapısal, derin ve çok katmanlı bir kriz içerisinde olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu kriz; ekonomik daralmalarla sınırlı kalmayıp, siyasal istikrarsızlık, ekolojik yıkım ve toplumsal çözülme biçiminde kendini göstermektedir. Özellikle çok kutuplu dünya düzenine geçişin hız kazandığı günümüzde, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan dengeler fiilen ortadan kalkmış; uluslararası hukuk, kurumlar ve normlar büyük güçlerin çıkarları karşısında işlevsiz hale gelmiştir.

Bugün Rusya-Ukrayna Savaşı tüm yıkıcılığıyla sürerken, Orta Doğu başta olmak üzere geniş bir coğrafyada savaş, çatışma ve işgal politikaları yaygınlaşmıştır. Gazze’de yaşananlar ise artık bir “çatışma” değil, açık bir insanlık suçudur. İsrail’in Filistin halkına yönelik sistematik saldırıları; sivillerin hedef alınması, yaşam alanlarının yok edilmesi ve zorla yerinden etme politikaları, uluslararası hukukun değil, çıplak güç siyasetinin hüküm sürdüğünü göstermektedir. Bu saldırıları meşrulaştıran ve destekleyen küresel güçler de bu suçun doğrudan ortağıdır.

Bununla birlikte, ABD’nin önce Venezuella’ya yaptığı operasyon ve akabinde İran’a açtığı savaş uluslararası hukukun çiğnenmesinin en açık göstergesidir. Bu durum enerji kaynakları, ticaret yolları ve jeopolitik hakimiyet uğruna yürütülen bu güç mücadelesi; halklara yoksulluk, göç, yıkım ve ölüm dışında hiçbir şey vaat etmemektedir. Emperyal müdahalelerin derinleştirdiği bu tablo, yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte bir istikrarsızlık üretmektedir.

Enerji, gıda ve kritik hammadde tedarik zincirleri üzerindeki rekabet, küresel gerilimleri daha da derinleştirmekte; büyük güçler arasındaki hegemonya mücadelesi yeni vekâlet savaşlarıyla sürdürülmektedir. Bu süreç, yalnızca askeri değil; ekonomik, teknolojik ve endüstriyel alanlarda da sert bir paylaşım savaşına dönüşmüştür.

Saygıdeğer Konuklar,

Sevgili Meslektaşlarım,

Dünyada bunlar yaşanırken ülkemizde siyasal sistemin giderek daha merkeziyetçi bir yapıya bürünmesi, kuvvetler ayrılığı ilkesinin fiilen ortadan kalkmasına ve karar alma süreçlerinin tek elde toplanmasına yol açmıştır. Yasama, yürütme ve yargı arasındaki denge mekanizmalarının zayıflatılması; bağımsız yargının tartışmalı hale gelmesi ve denetim mekanizmalarının işlevsizleşmesi, demokratik hukuk devleti ilkesini ciddi biçimde aşındırmıştır. Seçilmiş yerel yöneticilerin görevden alınması, yerlerine kayyum atanması ve parlamentonun etkisizleştirilmesi gibi uygulamalar, halk iradesinin sistematik biçimde sınırlandırıldığını göstermektedir.

Buna paralel olarak ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve örgütlenme hakkı üzerindeki baskılar giderek artmış; farklı görüşlerin kamusal alanda varlık göstermesi zorlaştırılmıştır. Gazeteciler, akademisyenler, siyasetçiler ve sivil toplum temsilcileri üzerindeki yargı baskısı; demokratik tartışma ortamını daraltmakta ve toplumu tek sesliliğe zorlamaktadır. Toplumsal muhalefetin kriminalize edilmesi, protesto hakkının engellenmesi ve hukukun araçsallaştırılması, yalnızca bireysel hak ve özgürlükleri değil, aynı zamanda ülkenin demokratik geleceğini de tehdit eden ciddi bir tablo ortaya koymaktadır.

Küresel ölçekte yaşanan bu dönüşüm, madencilik ve doğal kaynaklar alanında da yeni bir dönemi zorunlu kılmaktadır. Enerji dönüşümü, karbon nötrlüğü ve yeşil ekonomi hedefleri doğrultusunda; lityum, kobalt, nikel ve nadir toprak elementleri gibi kritik mineraller emperyalist rekabetin yeni odak noktası haline gelmiştir. Bu durum, madenciliği yalnızca ekonomik bir faaliyet olmaktan çıkararak doğrudan jeopolitik bir mücadele alanına dönüştürmüştür.

Türkiye ise bu sürece güçlü, planlı ve bağımsız bir ekonomiyle değil; kırılgan, bağımlı ve derinleşen bir kriz ortamında yakalanmıştır. Bugün ülkemizde milyonlarca insan için yaşam koşulları her geçen gün ağırlaşmaktadır. Gıda fiyatlarından kiralara, ulaşımdan enerjiye kadar temel ihtiyaçlar hızla artarken, ücretler bu artışın çok gerisinde kalmaktadır. Yoksulluk artık istisnai değil, yaygın ve kalıcı bir toplumsal gerçeklik haline gelmiştir. Emekliler, asgari ücretliler ve dar gelirli yurttaşlar en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamaz hale gelmiş; barınma, beslenme ve sağlık gibi haklar erişilmesi zor ayrıcalıklara dönüşmüştür.

Bu tablo yalnızca bir ekonomik kriz değil, açık bir yoksullaştırma düzenidir. Kamu kaynaklarının belirli kesimlere aktarılması, emeğin sistematik biçimde değersizleştirilmesi ve gelir dağılımındaki adaletsizliğin derinleştirilmesi, toplumun büyük çoğunluğunu güvencesizliğe mahkûm etmektedir.

Ekonomik krizle birlikte demokratik alan da daraltılmış; hukukun üstünlüğü zayıflatılmış, kurumlar işlevsizleştirilmiş ve toplumsal muhalefet baskı altına alınmıştır. İfade özgürlüğü sınırlandırılmış, basın susturulmuş, farklı görüşler kriminalize edilmiştir. Toplum; kutuplaştırma ve ayrıştırma politikalarıyla yönetilmeye çalışılmaktadır.

Kadın cinayetlerinin artması, çocuk istismarının yaygınlaşması, eğitim sisteminin bilimsel ve laik niteliğinden uzaklaştırılması ve gençliğin geleceksizliğe itilmesi bu çöküşün en somut göstergeleridir.

Bu çerçevede, ülkemizin en temel ve tarihsel sorunlarından biri olan Kürt sorunu da çözümsüz bırakılmaya devam edilmektedir. Bu sorun; güvenlikçi, inkârcı ve baskıcı politikalarla değil; demokratik, şeffaf ve kapsayıcı bir yaklaşımla çözülmek zorundadır. Eşit yurttaşlık temelinde hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı, diyalog ve müzakere kanallarının açık olduğu bir çözüm süreci, yalnızca bu sorunun değil, ülkenin demokratikleşmesinin de anahtarıdır.

Bütün bu süreçten en fazla etkilenen kesimlerin başında ise emekçiler, çalışanlar ve mühendislik-mimarlık meslekleri gelmektedir. Bugün mühendisler, mimarlar ve şehir plancıları uzun yıllar süren eğitimlerinin karşılığını alamamakta; düşük ücretler, güvencesiz çalışma koşulları ve işsizlik tehdidi altında yaşamaktadır. Meslektaşlarımız kamuda ve özel sektörde niteliklerinin çok altında ücretlerle çalıştırılmakta, fazla mesai ve esnek çalışma dayatmalarıyla karşı karşıya kalmaktadır.

Mühendislik emeği sistemli biçimde değersizleştirilmekte, meslek itibarı aşındırılmaktadır. Yeni mezunlar iş bulamazken, çalışanlar yoksulluk sınırının altında ücretlerle yaşam mücadelesi vermektedir. Bu durum yalnızca bireysel bir sorun değil; ülkenin bilimsel ve teknik kapasitesinin bilinçli biçimde geriletilmesidir.

Saygıdeğer Konuklar,

Sevgili Meslektaşlarım,

Bu genel tablo içerisinde madencilik sektörü de ciddi bir yönsüzlük ve kriz yaşamaktadır. Küresel ölçekte artan kritik mineral talebi önemli fırsatlar yaratırken, ülkemizde bu fırsatlar kamu yararı doğrultusunda değerlendirilememekte; aksine rant odaklı politikalarla heba edilmektedir.

Türkiye’de madencilik faaliyetleri büyük ölçüde düşük katma değerli üretime dayalı olarak sürdürülmekte; yeraltı kaynaklarımız ham ya da yarı işlenmiş halde ihraç edilmekte, yüksek katma değerli ürünler ise ithal edilmektedir. Bu yapı ülkemizi dışa bağımlı hale getirmekte ve ekonomik kırılganlığı artırmaktadır.

Öte yandan, denetimsiz ve bilim dışı uygulamalar nedeniyle madencilik sektörü toplum nezdinde güven kaybı yaşamaktadır. Çevresel yıkım, iş kazaları ve plansız uygulamalar madenciliğin doğa ile karşı karşıya getirilmesine neden olmaktadır. Oysa sorun madencilik değil; kamu yararını gözetmeyen, denetimsiz ve rant odaklı politikalardır.

İklim krizi, su kıtlığı ve ekosistem tahribatının derinleştiği günümüzde; madenciliğin doğa ile uyumlu, bilimsel ve planlı biçimde yürütülmesi zorunluluktur. “Ya madencilik ya çevre” ikilemi gerçek dışıdır; asıl mesele kamu yararını esas alan bir madencilik anlayışının hayata geçirilmesidir.

Bu nedenle ülkemizin acil ihtiyacı; bütünlüklü, kamucu ve bilim temelli bir Ulusal Madencilik Politikasıdır.

 

Bu politika;

  • Stratejik kaynakların kamu yararı doğrultusunda planlanmasını,
  • Madencilik ile sanayi entegrasyonunun sağlanarak yüksek katma değerli üretime geçilmesini,
  • Şeffaf ve denetlenebilir bir mevzuat yapısının kurulmasını,
  • Doğal, kültürel ve tarihi varlıkların korunmasını,
  • Yerel halkın söz ve karar sahibi olduğu katılımcı süreçlerin işletilmesini,
  • İşçi sağlığı ve iş güvenliğinin tavizsiz biçimde sağlanmasını,
  • Eğitim, Ar-Ge ve teknoloji yatırımlarıyla sektörel dönüşümün gerçekleştirilmesini

esas almak zorundadır.

Değerli Yol Arkadaşlarım,

Böylesi bir ortamda, TMMOB Maden Mühendisleri Odası son iki yılda hem mesleki hem toplumsal sorumluluklarını yerine getirme doğrultusunda yoğun bir çalışma yürütmüştür. Odamız; ulusal ve uluslararası kongreler, sempozyumlar ve eğitim faaliyetleri ile bilimsel üretimi sürdürmüş; mesleki standartların geliştirilmesi için çalışmalarını kararlılıkla devam ettirmiştir.

Mesleki yeterlilik, eğitim ve belgelendirme alanında yürütülen çalışmalar genişletilmiş; genç mühendislerin örgütlenmesine yönelik çalışmalar önemli bir ivme kazanmıştır.

Özellikle 2023 Kahramanmaraş Depremleri sonrasında madencilik camiasının gösterdiği dayanışma ve özveri, mesleğimizin ve Odamızın toplumsal sorumluluğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Arama-kurtarma faaliyetlerinde üstlenilen görevler, toplum nezdinde önemli bir güven yaratmıştır.

İşçi sağlığı ve iş güvenliği alanında yürütülen mücadele kapsamında, maden kazaları sonrasında yapılan teknik incelemeler ve hukuki girişimler ile önemli sorumluluklar üstlenilmiştir. Yaşanan maden faciaları sonrasında yürütülen çalışmalar, Odamızın bilimsel ve bağımsız duruşunun somut göstergesi olmuştur.

TMMOB içerisinde asgari ücret tarifesini resmi gazetede yayınlayabilen ve bu konuda denetim yapan tek Oda olmamızla birlikte hukuki alanda elde edilen kazanımlar, meslektaşlarımızın haklarının korunması açısından önemli bir birikim yaratmıştır. Odamız, meslek alanındaki düzenlemelere karşı bilimsel ve kamusal bir perspektifle mücadele etmeye devam etmektedir.

Tüm bu çalışmalar, Odamızın yalnızca bir meslek örgütü değil; aynı zamanda bilimden, emekten ve halktan yana bir toplumsal aktör olduğunu açıkça göstermektedir.

Bugün gelinen noktada açıkça görülmektedir ki; güçlü bir madencilik sektörü ancak bağımsız bir ekonomi, demokratik bir ülke ve örgütlü bir toplum ile mümkündür.

Bu nedenle bizler;
doğal kaynaklarımızın yağma ve rant politikalarına teslim edilmesine karşı çıkmaya,
bilimi ve tekniği savunmaya,
emekten ve halktan yana durmaya,
demokrasi ve özgürlük mücadelesinin bir parçası olmaya kararlılıkla devam edeceğiz.

Çünkü biliyoruz ki;
bu ülkenin geleceği, yalnızca yeraltı zenginliklerinde değil, o zenginliklerin kim için, nasıl ve ne amaçla kullanıldığında saklıdır.

Değerli Yol Arkadaşlarım,

 

Siyasi iktidar yaşamı, yaşamın tüm alanlarını ele geçirmek istemektedir. Yaşamı ele geçirmenin en temel yolu iktidarın dışındaki tüm unsurları, sendikaları, odaları, dernekleri, vakıfları ele geçirmektir. Bu siyasi iktidarın Odalarımıza karşı baskı ve ele geçirme operasyonları son zamanlarda yine artmaya başlamıştır. Yetkilerimizin budanması, meslek alanlarımızın sermayeye devredilmesi ve oda yapılarının zayıflatılmak istenmesi, bu yaklaşımın parçalarıdır.

 

Bununla da yetinmeyen siyasi iktidar seçimler yoluyla son kale olan TMMOB ve bağlı Odalarını seçimler yoluyla ele geçirme çabasını artırarak devam ettirmektedir. Bazı Odalarımız ile  şubelerinde yaşananlar bunun en somut göstergesidir.

 

Konuşmamın başında da söylediğim üzere 50. Olağan Genel Kurulumuz, yalnızca geçmiş iki yılın değerlendirmesi değil; önümüzdeki dönemin nasıl şekilleneceğine dair ortak bir iradenin ifadesi olmalıdır.

 

50.Olağan Genel Kurulumuz; emperyalizme, rant düzenine, baskıya ve sömürüye karşı; bilimden, emekten ve halktan yana bir madencilik anlayışını savunma hattını oluşturmalıdır.

 

50.Olağan Genel Kurulumuz, birliğimizin, beraberliğimizin, dayanışmamızın bir göstergesi olmalı ve dosta düşmana karşı coşkuyla gerçekleştirilmelidir.

 

Bu birlik, beraberlik, dayanışma ruhu, coşku ve kararlılık Odamızın 72 yıllık geleneğinde saklıdır.

 

Şairin dediği gibi;

 

bilek var vuruşmaya
soluk var harcanmaya
cephe var savaşmaya
zafer yakında
can var verilecek
kardeş var ayakta
halkımıza can feda
zafer yakında

 

72 yıllık birikimimizle, 50. Olağan Genel Kurulumuzdan, aynı kararlılıkla, aynı sorumlulukla yolumuza devam edeceğimize olan inancımla hepinizi saygıyla, sevgiyle ve dostlukla selamlıyorum.

 

Susmadık, Susmayacağız

Çökmedik, çökmeyeceğiz,

Örgütlü üyemizden aldığımız güçle,

Birlikte üretmeye, birlikte yönetmeye devam edeceğiz.

Yaşasın TMMOB Maden Mühendisleri Odası

Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz

Ayhan YÜKSEL

TMMOB Maden Mühendisleri Odası, Yönetim Kurulu Başkanı, 4 Nisan 2026, Ankara

Okunma Sayısı: 13
Yayın Tarihi: 06.04.2026